Hava Durumu

RUHUMDAKİ BOŞLUK VE ANLAMINI BULAN KELİMELER...

Yazının Giriş Tarihi: 11.03.2023 21:49
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.03.2023 21:49

Yıllar önce bir gece vakti kimseye belli etmeden ürkek bir hayalet gibi sessiz sedasız çekip gittiğim bu köye, yıllar sonra yine bir gece vakti ve yine ürkek bir hayalet gibi döndüğümde hatıralarımın yemyeşil perdesi açılıyor, ruhuma yürek serinletici bir rüzgar hissi veriyordu...
Arabadan iner inmez ölü bir kuş düşmüştü önüme...
Köşe başında hazır asker gibi dikilen sokak lambasının ışığıyla yarı aydınlık yarı karanlık gövdesiyle ortadan ikiye bölünmüş gibi görünüyordu...
Gecenin boşluğunu kanatlarının altında saklayıp son bir umutla gökyüzünü atlas gibi kaplayan yıldızların aydınlığına tutunmaya çalışıyordu...
Can çekişen göğsü sabırla inip kalkıyor zorlukla alıp verdiği nefesi havayı parçalıyordu.
Tüylerinin göz alıcı fosforu loş ışığın etkisiyle zayıf bir güneş topuna dönüyor, ardından ıslak kaldırım aralarındaki ince boşluklara, yıkık dökük evlerin damlarından düşen kiremit parçalarına, küçük çakılların arasına karışarak kıvrıla kıvrıla sonsuz boşluğun içinde yok olup gidiyordu...
Geceyi örten zifiri karanlığın arasından neye benzediği belli olmayan gölgeler üşüştü bir zaman sonra. Kötülük, sokağın bittiği noktada vahşi bir hayvan gibi saldırıya hazır bekliyordu...
Saatlerdir yürüdüğüm caddeler, sokaklar, evler birer hayalmişçesine bir anda yok olup gidiyorlardı sanki...
Ne bir insan sesi vardı sessizliği boğan ne kedilerin çığlıkları ne de köpeklerin köşe başlarında yankılanan ürpertici ulumaları...
Soğuyan hava; adı konulmamış yalnızlığın iç acıtan burukluğu, yolunu kaybetmiş bir kurşunun acımasızlığı gibi sokağı sağlı sollu çeviren selvi boylu evlerin bacalarından süzülerek sobanın üstünde kaynayan çaydanlığın içine karışıp demini buluyordu...
Neden sonra biraz tansiyonum düşmüştü de önüme çıkan ilk taş parçasının üzerine oturuvermiştim. Soluklarım hızlanmıştı. Yüzümde trampet çala çala karıncalar geziniyordu sanki. Ellerim, ayaklarım sonra bütün vücudum narkoz verilmiş gibi uyuşmuştu...
40 yıl sonra Almanya’dan döndüğümde, ölümün karşılayacağı korkusu düştü kalbime ansızın.Meğer ölmek ne zor şeymiş o an anladım. Saate baktım epey geç olmuştu...
Müezzinin yanık sesiyle okuduğu saba makamındaki sabah ezanı az önce ölüm korkusunun, son bir kez helallik alamadan bu dünyadan gidecek olmanın verdiği acıyla kıvranan ruhuma iyi gelmiş bir nebze ferahlar gibi olmuştum...
Anladım ki, insanın en büyük yoksulluğu, geçmiş günlerimizin hatıralarına karışan insanlardan, dokunduğumuz varlıklardan, gezindiğimiz mekânlardan, damağımızda benzersiz ve asla kaybolmayan bir tat olarak duran kendine mahsusluğun saadet dolu dünyasından uzak kalmakmış...
Her şeyim vardı elbet lakin hiçbir şeyim yoktu, bunu anladım...
Anladıkça da nur saça saça yer yüzünü aydınlatan yıldızların duası dökülüyordu yüreğime...
Etrafımı saran hayaletlerin arasında ruhumun bütün çıplaklığı ortaya saçılıvermiş düşüncelerim, hafif bir rüzgar darbesiyle sonsuz boşluğa savrularak paramparça olmuş ve ben dalından kopan hazan yaprağı gibi hafifleyivermiştim söz gelimi...
Bütün güzel anılarımın kandilleriyle kavislenen yıllarım bendeki anlamını yeniden buluyordu.
Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Yürüdükçe adımlarım ağırlaşmış, bedenimi taşıyamaz hale gelmişti. Ellerimde bavullar bizim eski evin önüne gelmiştim. Kapıyı açtığımda öfkeli bir sessizlik karşıladı beni. Öylece durdum. Bir zaman sonra toza toprağa karışmış koltuğun üzerine atıverdim kendimi...
Bakışlarım, duvarda asılı duran, geçip giden yılların yorgunluğuyla sararmış aile fotoğrafımıza bir ok gibi saplandı. Dakikalarca, saatlerce öylece bakakalmış, zaman dört nala koşturdukça da gözlerim siyah beyaz gözyaşlarına karışıp uykuya dalıvermişti...
Sabah olduğunda mazinin gamlı musikisi uyandırmıştı beni.Dışarıda tabiatın o leziz kokuları, suların sesleri, kış mevsiminin en isli ve en içli türküsü gönlüme süzülmeye başlamıştı. Yıllarca gurbetin sokaklarında gezinirken hissettiğim yalnızlığın o çırılçıplak kabusundan, hüznü bile saadet kadar makul olan bir düşe uyanmıştım...
Mazideki her şey, bu eski evin en lezzetli en tesirli akşamlarının ateşi altında pişerek sıvılaşacak, sonrasında da renk renk kelimeleri boyayan mürekkebe dönüşecekti...
Yeniden uyanışın vaat edilmiş vuslatıyla hatıraların hava ve zaman tesiriyle yıpranmış sayfalarını, benliğimin yelkenlerini dolduran rüzgarın kanatlarına iliştirerek sevdiklerimden yansıyan görüntülerin arasına doğru savuruyordum artık...
Etrafı şefkatli bir baba göğsü gibi saran dağların en üst noktasına çıkarak yanık yanık türküler söylemek geçti içimden.Türküler aktı yanaklarımdan, ağladım. Ağladıkça açıldım. Sevilip sevilmediğimin şüphesinden kaçarak sevmenin ve sevebilmenin mutluluğuna sığındım...
Sahici bir hayatın Yolculuğuna başlamış olmanın nefes alıp verişiyle Özdemir İnce’nin şu dizesini haykırdım gri bulutların arasından gülümseye güneşe karşı:
Gümüştür sözü ozanın, susması altın değildir,
Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.